top of page
Search

Antonio Salieri Sendromu

  • Writer: mehmet bilgili
    mehmet bilgili
  • Nov 18
  • 2 min read

​Kendini keşfetme yolculuğuna çıktığımdan beridir ki bu yolculuğa bilinçli olarak çıkmadım—bugüne dek izlediğim bütün filmler anlam kazanmaya başladı. Bazen bu anlamlar hayatıma olumlu etki de edebiliyor, (farkında olmanın acı okları sayesinde) kalbime bir hançer gibi de saplanabiliyor. İnsan, zihnini yönettiğini sandığı sürece kendini özgür sanıyor; fakat onu yönetenin kafasındaki 1200 gramlık et parçası olduğunu fark edince artık kontrol etmeyi bırakıp onu gözlemlemeye başlıyor. İşte benim de kendime koyduğum tanı: “Salieri Sendromu”. Kafamın içindeki o et parçasını fark edip, neler düşündüğünü anlamaya başladığımda tanımlandı.

​O yanımdan korkuyorum. Yanlış anlaşılmasın, başkalarına yapabileceklerinden değil, BANA yapabileceklerinden. Bu korku-kaygı başlarda basit bir kıskançlık gibi gözükse de, zamanla bu şirin kıskançlığın, içinde aslında çok daha derin bir öfke ve nefret büyüttüğünü fark ettim. Peki daha açık olmam gerekirse, zihnimin derdi tam olarak neydi: benden iyi ya da daha yeterli olduğunu düşündükleriyle mi, yoksa benim dengim olmadığını düşündüklerinden miydi? Aslında onu biraz dinlediğimde bu ikisinin de birer maske olduğunu fark ettim, tıpkı başkalarıyla bir arada olmak için taktıklarımız gibi. Bir insanın zihninizde gereğinden ve hayatınızdaki yerinden fazla mesai yaptığını fark etmek için ne yapmanız gerekir? Bazen işe daldığımda kendimi o kişinin cenazesinde buluyorum ya da kanser haberini alırken. Öyle ki bir rakibimden gelecek olumlu bir haber benim bütün günümü mahvedebiliyor. Sanırım zihnim bunu atlatmak için türlü değişik senaryolar yazıp çiziyor olsa gerek. Tabii ki bu süreç, pembe fili düşünme çıkmazındaki gibi tekrar etmeye başladığında başka bir şey düşünemez hâlde buluyorum kendimi. Kimileri bu duygu ile baş etmek için kendini çok hırslı tanımlar, kimileri çok bilgili, kimileri çok meraklı. Ben bunlardan bilgili olanı seçiyorum (çok manidar). Evrenimizi oluşturan çocukluğumda ne yaşadım acaba? Mesela yeterli hissedemediğimden mi acaba? Çünkü hâlâ hissedemedim.

​Size Salieri'den bahsetmeme gerek ki her şey daha net anlaşılsın.

​Salieri, kendinden iyi olanlar için hep başkalarından destek aldıklarıyla avunurdu. Bu başkaları bazen Tanrı, bazen bir banka kredisi, bazen bir dua. Salieri öyle bir duruma gelmişti ki artık bu duygularla baş edemez oldu. Müzik alanında yapılan konserlere katılamaz oldu, gazete okuyamaz oldu. Durum öyle bir noktaya geldi ki Salieri artık müzik ekipmanları fuarlarına da gidemez oldu. Kendine yarattığı o yapay evrende en iyi, en güçlü oydu. İki çaresi kaldı: Tanrı'yla savaşmak ya da Tanrı'ya sığınmak...

​Salieri'nin çocukları da Salieri gibi oldular. Kendilerinden üstte gördükleri kimse ile oturup kalkmadılar. Bazıları bu kibir yarışını kaybetmekten o kadar korktu ki, onlara hayranlık beslemeye başladı. Salieri onlara öyle bir miras bıraktı ki, tıpkı Arthur Schopenhauer’un dediği gibi: “Evlatlarıma bırakacağım en iyi miras, hiçbir zaman var olamayacak olmalarıdır.”

​Teşekkürler He-Man

 
 
 

Comments


bottom of page